Yerel Haberler - 21.08.2026 - 8:51
ANKARA – BHA
Eğitimci yazar Hayat Aras, “Altay’dan Anadolu’ya Bitikler” yazı dizisinin “Erlik Han’ın Eşiği” başlıklı altıncı bölümünde Rusya Federasyonu’na bağlı Altay Krayı’ndaki Taldı Mağaraları’nı anlattı.
Aras, yazısında şu ifadelere yer verdi:
“ALTAY’DAN ANADOLU’YA BİTİKLER – 6 ERLİK HAN’IN EŞİĞİ
Mağaraya ulaşmak için uzun ve dik basamakları aşmamız gerekiyordu. Yol yükseldikçe zorlaşıyor, ardı arkası kesilmeyen merdivenler önümüze diziliyordu. Sanki, kendisine yönelen her yolcunun emek vermesini, gizine öyle yaklaşmasını istiyordu. Ahşap seyir terasına vardığımızda yorgunluğumuz bir anda uçup gitti. Aşağıda orman, ötede kat kat yükselen dağlar, aralarından süzülen vadi ve tüm bu coğrafyaya can veren Katun Irmağı önümüzde açıldı. Zorlu tırmanışımız büyük bir meraka dönüşmüş ve gördüğümüz görkemli görünüm, attığımız her adıma değmişti. Seyir yerinde bir incelik hemen dikkatimi çekti; yapı kurulurken ağaçlar kesilmemiş, ahşap yol gövdelerin arasından geçecek biçimde tasarlanmıştı. Ormanın içinden geçerek ulaştığımız bu açıklık, insanoğlunun doğaya gösterdiği esirgeyici özenin en güzel karşılığıydı. Kişinin yeryüzüne sunduğu bu koruyucu sevgi, evrenin kendi bilgeliğiyle ödüllendirilir. Siz, toprağı sakınıp yeşili incitmedikçe, gök baba ve yer ana tüm cömertliğini yolunuza döşer. Tini arıtan su damlaları taşlarda yankılanır; yelin fısıltısı, dalların yeşil uğultusuna karışır. Doğaya sevecenlikle yaklaşan her yürek, tabiatın iyileştirici ezgileriyle ve büyüleyici bağışlarıyla yıkanarak esenlik bulur.
Mağaraya doğru yürürken yol üzerindeki çeşitli bilgilendirme levhalarında çevrede yaşayan kuşlar tanıtılıyor, koruma altında bulunan türlere dikkat çekiliyordu. Panonun altındaki yazı, bulunduğumuz yeri açıkça gösteriyordu: Талдинские пещеры-Taldinskiye Peşçerı. “Taldı Mağaraları”, Rusya Federasyonu’na bağlı Altay Krayı’nın Altayskiy Rayonu’nda, Katun Irmağı’nın sol kıyısında bulunuyor. Altay Cumhuriyeti sınırı buraya çok yakın olsa da bölge idari olarak Altay Krayı içinde kalıyor. Katun kıyısındaki kayalıkların bağrında, çok sayıda mağara, geçit ve doğal boşluk yer alıyor. Biz de bu topluluğun ziyarete açılan bölümüne doğru ilerliyorduk.
Yürürken mağaraların adına takılı kaldım bir süre. Rusça kaynaklarda Taldinskiye ve Tavdinskiye biçimlerinin ikisiyle de karşılaşılıyordu fakat bizim önünde durduğumuz koruma panosunda Taldinskiye yazılıydı. Adın peşine düşünce karşıma güzel bir Türkçe ayrıntı çıktı. Altay Türkçesinde tal “söğüt” anlamını taşıyor. -du yapım ekinin eklenmesiyle oluştuğunu düşündüğüm taldu ise “söğütlü, söğüt bulunan yer” anlamında. Bu yapı Türk dünyasında oldukça tanıdık. Örneğin Kazakistan’daki Kayındı (Қайыңды) adında da qayıñ “kayın” sözü yer alıyor ve “kayınlı, kayın ağacı bulunan yer” anlamına geliyor. Taldı ile Kayındı’yı yan yana düşünmek hoşuma gitmişti; biri söğüdü, öteki kayını yer adına taşımıştı.
Ancak dikkatli baktığınızda çevrede bugün söğütten çok çam ve huş ağaçları görülüyor. Yöre, geçmişte baştanbaşa söğütlerle kaplı olabilirdi, olmaya da bilirdi. Bu yüzden Taldu-Talda-Taldı bağını kesin bir köken açıklamasına çevirmeden, dilsel olasılık olarak bırakmak en sağlam yol diye düşünerek torbamdaki sorulara bir yenisini ekliyorum. Yer adları, doğdukları çağın coğrafyasından küçük bir izi, uzun yıllar boyunca taşıyabilir. Taldı adı da söğüdün bir vakitler bu çevrede ayırt edici bir unsur olmuş olabileceğini düşündürüyor. Dil, burada güçlü bir olasılığın kapısını aralıyor; o aralığı yeni karşılaştırmalar yapacağım güne kadar açık bırakıp çocukluğuma gidiyorum. Ben de söğütlü bir mahallede büyümüştüm. Arkın kıyısındaki yaşlı söğütlere herkesten önce, bir söğüt bülbülü kıvraklığıyla tırmanır, o dalların tepesinde oyunlar oynardım; bu sahneler hâlâ rüyalarıma konuk olan en unutulmaz resimlerdir. Sonra bir gün ne o ark kaldı ne de mahalleye adını veren söğütler… Seyir tepesinden manzarayı izlerken, Taldı’nın anlamı binlerce kilometre uzaklardaki benle buluşuverdi. Belki de o gün söğütler gidince, ben de yeni oyunlarımı sözcükler üzerine kurmaya başlamıştım.
Dışarıdaki sıcaklık girişte kesildi. Serin ve nemli bir hava vardı. Kuş sesleri geride kaldı; su damlalarıyla ayak seslerimiz taş duvarların arasında duyulmaya başladı. Gün ışığı birkaç adım içinde zayıfladı. Az önce Katun vadisine yukarıdan bakıyorduk, şimdi taş konutun içindeydik. Uzun yıllar üzerinde çalıştığım ve hâlâ üzerine titreyerek iç içe yaşamayı sürdürdüğüm Tuvaca Alday-Buuçu destanındaki Erlik-Lovuñ-Haan, sanki sayfaların arasından fırlayıp tam karşımda belirmişti. Tuvalarda olduğu gibi Altay inanç anlatılarında da yer altı dünyasını yöneten bu güçlü varlık, artık sadece eski bir metin değil, soluduğum havanın bir parçasıydı. Bilet alırken sohbet ettiğimiz yerel halkın Taldı’yı doğrudan Erlik’e bağlayan cümleler kurması, kafamdaki bazı taşları yerine oturttu. İşte “Erlik Han’ın Eşiği” adı bende tam o an, o konuşmaların ortasında doğdu. Mağaranın bilinmez karanlığına adım atarken içimde büyüyen o ürpertici ve çekici duygunun tam karşılığı bu “eşik” sözcüğüydü. Sonra bir süreliğine sözcükleri dışarıda bırakıp mağaranın içine girdik.
Taldı çevresinde yürütülen kazılarda ortaya çıkarılan tarih öncesine ait kültür kalıntıları, buradaki insan varlığının geçmişe uzanan en somut kanıtıydı. Neden sonra, mağaranın içinde zaman ölçüm, boyut algım, yön duygum silinmişti; ne yerdeydim ne gökte… Çağların içinden yürüyüp insanlığın en eski evrelerine varmış gibiydim. Kimi taş duvara resmini çiziyor, kimi öyküsünü kazıyor; biri kemikten ok, öteki boynuzdan takı yapıyordu… Sevinçler, çığlıklar, ezgiler taşlara çarpıyor, mağaranın karanlığında çağdan çağa yankılanıyordu. Aydınlık dünyaya çıktığımız anda yüzyıllar, kısa bir yürüyüşle geride kaldı. Daha demin tarihin en uzak geçmişindeydik; şimdi karşımızda motosikletli bir Rus grup vardı. Türkiye’den geldiğimizi söyleyince sözcüklere sözcükler eklendi, kahkaha kahkahayı çağırdı. İçeride atalarımızın izini aramıştık; dışarı çıktığımızda yaşayan insanın nefesine karıştık. Mağaranın taşlarında iz bırakanlarla, önünde kahkaha bırakanlar arasında upuzun bir zaman vardı.
Rus grupla vedalaşıp yürüdüğümüzde, karşımıza büyük bir taş kemer çıktı. Taldı’daki bu doğal kaya köprüsü Dilek Kemeri adıyla da biliniyor ve çevresinde dilek tutmaya dair çeşitli uygulamalar anlatılıyordu. Kemerin altında üst üste bırakılmış küçük taşlar vardı. Ben de taş üstüne taş koyarak gördüklerimi olduğu yerde, kendi hikâyesinde bıraktım.
Mağaradan inişte, nefeslenme bahanesiyle durduğum her dönemeçte yerel insanlara önce esenlik bildirip ardından hızlandırılmış sorularımı yöneltiyorum. Kafamdaki soruları birbirine dolamamak için hepsini önceden sıraya koyuyorum. Yorgunluğu unutturan o sıcak hikâyeler, asırlardır bu dağlarda yankılanan eski bir çağrı gibi ulaşıyor kulağıma. Bu sözleri unutmamak için kuşaklar boyu buralardan ayrılmayan o torunlar; efsaneye dönüşen olayları ilmek ilmek örmek için, bir dahaki soluklanma bahanemi beklercesine tam o dönemeçte karşıma çıkıvermiş gibiydi. Rivayete göre, bir zamanlar bu topraklarda Talda adında; açgözlü, hırslı ve acımasız bir kadın yönetici yaşar. Gözü öyle açtır ki toprağın altındaki sıradan bir taşı bile altın sanıp alır. Zorlu tırmanışta bize eşlik eden o sesler; bu dikbaşlı kadının bitmek bilmeyen ihtirasını açığa çıkarmak isteyen yiğit Manjerok’un ona dipsiz bir küp sunduğunu; güzel eşi Katın’ın ise yeryüzündeki her şeyi avucuna almak isteyen bu hırsa gözenekleri açık, geniş gözlü bir av ağı ördüğünü anlatır.
Bu dipsiz küpü bir türlü dolduramayıp hileye kurban gittiğini anlayan Talda, öfkeden çılgına döner; “Siz beni dilediğimce doyurmadınız” diye kükreyerek Manjerok’u durgun bir göle, Katın’ı ise coşkun bir ırmağa dönüştürür. Ardından öfkesinden ayağını yere öyle bir vurur ki dağ taş sarsılır, toprak yarılır ve zalim hükümdar tüm servetiyle birlikte açılan bu kara yarıklardan yerin altına gömülür.
Nitekim Manjerok, bugün Katun çevresinde yaşayan bir yer adıdır ve göl de bu adı taşır. Bu coğrafya sinemanın da gözünden kaçmaz. Altay doğumlu Vasiliy Şukşin’in 1964 yapımı “Böyle Bir Delikanlı Var” filminin çekimleri bu çevrede yapılır. Altay’ın sinemayla buluşması ise çok öncelere uzanır; Sergey İvanoviç Borisov, 1910’da Altay Görünümleri adlı filmiyle Katun’u ve Altay’dan görüntüleri kayda alır.
Katın ise hikâyenin içinden sıyrılıp deli taylar gibi akan Katun Irmağı ile buluşur. Böylece mağara, göl ve nehir, basamakları tırmanırken ya da inerken kulak verdiğim o seslerin arasında yan yana gelir. Bu rivayetin tarihe ya da yer adlarının kökenine ilişkin bilimsel bir kanıt sunması gerekmiyor. Dağ, göl ve Katun oradaydı; insan onlara bakmış, yüreğindeki sözle aralarında görünmez bir yol kurmuştu.
Ziyaret alanındaki taş baba, tarihi bir kalıntı değil, bugünün Taldı’sına ait bir esintiydi. Dönüş yolunda Katun yeniden göründü. Mağaraya çıkarken yukarıdan baktığımız ırmak, biz kayanın içine girip çıkarken vadide akmayı sürdürmüştü. Biraz önce karanlığın içinde “ne yerdeydim ne gökte” diye düşünürken, şimdi yer de gök de yeniden karşımdaydı. Aşağıda Katun, çevremizde ağaçlar, ardımızda mağara, önümüzde ise uzanan yol vardı. Taldı’dan ayrılırken dönüp defalarca baktım. Sular akıyordu. Biz yürüyorduk.”
Yerel Haberler Mahsur kalan koyun için ekipler seferber oldu
Yerel Haberler ÖSYM sınav takvimi: e-YDS yarın, TUS ve STS pazar günü
Yerel Haberler “Altay’dan Anadolu’ya Bitikler – 6 Erlik Han’ın Eşiği”
Yerel Haberler Alparslan Kuytul suç örgütü soruşturmasında bilgisayar ve hard disklerin kaçırıldığı belirlendi
Yerel Haberler Ziraat Türkiye Kupası’nda ilk kura heyecanı 27 Ağustos’ta
Yerel Haberler Belen tüneli viyadükleri tamamlandı
Yerel Haberler Bursa’da yasa dışı bahis operasyonu: 27 şüpheli gözaltında
Yasal Uyarı : Kaynak gösterilerek dahi abone olmadan kısmen veya tamamen kullanılamaz... Birlik Haber Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır - 2021