Eğitimci Hayat Aras: Orhun’dan Tuva’ya: Taştan Türküye, Yazıttan Ezgiye

Yerel Haberler - 21.06.2026 - 0:00

ANKARA – BHA

Eğitimci-Türkolog Hayat Aras,  ”Orhun’dan Tuva’ya: Taştan Türküye, Yazıttan Ezgiye” adlı yazısında şu ifadelere yer verdi:

Kültür, geçmiş, atalar, diller ve kökler… Bunlar çocukluğumdan beri ilgimi çeken, merakımı diri tutan, zihnimin kuytu köşelerinde sessizce büyüyen, beni sürekli yeni soruların peşine düşüren bir yolculuğun başlangıcı oldular.

İlk söz hangi gereksinimden doğdu? İlk Türkçe sözcüğü kim söyledi? İlk türküyü kim yaktı? İlk ninniyi hangi anne, hangi bebeğin gözlerine bakarak mırıldandı? İlk bilmeceyi kim kime sordu? İlk masal kimin hayalinde doğdu? İlk efsane kimin dünyasını süsledi? İlk tekerleme hangi çocuğun dilinde oyun oldu? İlk duyguyu kim dillendirdi?.. Sorular çoğalır, dallanıp budaklanırdı. Aynı kökten gelen insanların türküleri neden birbirinden farklıydı? Anadolu’da söylenen bir türkü ile Balkanlar’da yankılanan ezgi, Azerbaycan’da yükselen bir ağıt, Kazak bozkırlarında dolaşan bir şarkı, Tuva’da ya da Altay yurtlarında söylenen bir türkü neden başka başka sözlere, başka başka hislere bürünmüştü?

Cevabını bulamayacağım sorulardı. Ama mesele cevaplar değildi. Çünkü bazı sorular, cevaplarından daha değerliydi. O soruların peşinden giderken kendime yaklaşıyordum. Kitaplarda bulamadığım soruların yanıtlarını haritalarda aradım, tarihte aradım ama sanırım en çok da yollarda aradım. Bir milletin hafızasını bazen bir taşa kazılı, bazen bir dile asılı, bazen de bir türküye sevdalı halde buldum.

Uzaklar hep ilgimi çekti. Sanki oralarda yaşayan insanların seslerinde, yüzlerinde, hikâyelerinde bana ait bir şeyler vardı. Günü geldiğinde ulaşmam için haritaların ötesindeki coğrafyalar, zihnimde yaşadı durdu. Tuva da, uzayıp giden listemdeki çağrılardan biriydi. Tuva türküleriyle ilk karşılaştığımda tarif etmekte zorlandığım duygulara boğulmuştum. İçime işleyen ezgiler, yüreğimi söken sözler… Acı mıydı? Hüzün müydü? Hasret miydi? Yoksa özlem mi? Ya da eski bir anının yankısı mı? Köksel bir hatırlayış mı? Bilmiyorum.

Sonra bir gün kendimi Tuva’da, Elegeş Nehri’nin kıyısında buldum. Nehir berraktı, gökyüzü ata, toprak ise ana. Takvime göre birkaç gün, bana göre bir ömür kaldığım büyülü Elegeş Nehri kıyısındaki çadırımda; bir atım, bir kamçım, bir çift çizmem ve bir dürbünüm olmuştu. Atımın üzerinde köpeklerin, çocukların eşliğinde geçmişin izini sürercesine kalabalık sürüyü toplamaya giderdim. Köy hayatını hiç yaşamamış ama ona hep özlem duymuş biri için bunlar hayatımın en ilginç deneyimleriydi.

Bana emanet edilen atımla, sürüden arta kalan zamanlarda bozkıra doğru tek başıma dolaşmaya çıkardım. Ufka uzanan otlakların arasında bazen yüksek sesle, bazen de içimden Tuva türküleri mırıldanırdım. Karşılaştığım atlılara eşlik eder, onların söylediklerini dinlerdim. Rüzgârın nefesi, otların fısıltısı insanların anlattıklarından daha fazlasını söylüyordu. İşte tam da o an “Coğrafya kaderdir.” sözünün yalnızca insanlar için değil türküler, ezgiler ve şarkılar için de geçerli olduğunu anladım. Bu topraklar başka türlü türküler yaratamazdı. Bu göğün altında başka sesler şekillenemezdi. Bir dağın tepesinde doğan sesle, bir nehrin kıyısında doğan ses aynı olamazdı. Esen yeller değiştikçe ezgiler değişiyor, ufuk genişledikçe türküler uzuyordu. Çünkü türküler toprağın hafızasıydı. Ezgiler rüzgârın nefesi, sözler göğün dili, sesler ise bozkırın sedasıydı. İnsanoğlu ise onları sadece dile getirendi. Bozkırda geçirdiğim günler boyunca yalnızca türküleri değil, onların taşıdığı hafızayı da dinlemeye çalışıyordum. Bazen duyduğum bir söz, bazen de açıklayamadığım bir his beni uzak diyarlara değil, uzak zamanlara götürüyordu.

Ve bir gün, tarihleri birbirinden yüzyıllarca uzak olsa da aynı coğrafyanın insanlara benzer duygularla ses verdiğini fark ettiğimde, hayatımın o derin içsel uyanışlarından birini daha yaşadım. Orhun Yazıtları’ndaki sözlerle, Tuva’nın ünlü Kongurey türküsündeki dizeler arasında kurduğum bağ, beni derinden sarsmıştı. Aralarında yaklaşık bin yıllık bir zaman vardı. Kağanlıklar yıkılmış, yeni devletler kurulmuş, boylar dağılmış, halklar farklı yurtlara yayılmıştı. Fakat duygusal ve düşünsel paralellik değişmemişti. Orhun’da taşa kazınan soru, yüzyıllar sonra Tuva bozkırlarında türkü olarak yanıt arıyordu. Biri taşa emanetti, diğeri rüzgâra. Fakat ikisinin de yüreğinde aynı özlem, aynı arayış, aynı kaygı vardı. Sanki Orhun’da söylenen sözler, kaybolmamak için Tuva’da göğe bırakılmıştı. Yüzyıllar boyunca bozkırın fırtınalarıyla savrulmuş, dağların arasında yankılanmış, suların üzerinden geçmiş, göç yollarını izlemiş, sonra bir gün Tuva’da bir türküde yeniden hayat bulmuştu. Bu yüzden Kongurey’i dinlerken yalnızca bir Tuva türküsü dinlemiyorum. Sanki taşın dile gelmiş hâlini dinliyor, Ötüken’in uzun yıllar önce sorduğu soruların hâlâ göğün altında dolaştığını hissediyorum. İşte o zaman anlıyorum ki “Zamanı Tanrı yaşar”; insan ise onu anlamlandırmaya çalışır. Anlamlanan sözler, zamanı aşar. Taştan türküye dönüşür. Yazıttan ezgiye.

Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında geçen: İllig budun ertim, ilim amtı kanı? Sözleri yaklaşık olarak Devletli (bağımsız) bir millet idim, devletim şimdi nerede?” diye soruyordu. Yüzyıllar sonra Tuva bozkırlarında söylenen Kongurey türküsünde ise şu dizeler benzer bir anlamı yaşatıyordu: Çoon Tıva çonumnuŋ, çurtu kaydal, kongurey? “Büyük Tuva halkımın yurdu nerede kongurey?”

Sözler farklıydı, söyleyişler başka. Çağlar uzaktı, ama öz aynı. Her ikisinde de insanın değişmeyen sorusu vardı: “Nerede?

İşte beni şaşırtan da buydu. Orhun vadisinde taşa kazınan bir duygu ile Tuva bozkırlarında türküye dönüşen bir duygunun aynı kaynaktan beslenmesi… Sanki yüzyılları aşan görünmez bir çağrı, diğerine ulaşıyordu. Abartılı gelebilir; ama Kongurey’i kaç kez dinlediğimi, Orhun Yazıtları’ndaki bu satırları kaç kez okuduğumu artık hatırlamıyorum. Belki yüzlerce, belki binlerce kez… Ve her seferinde aynı şaşkınlıkla. Zaman değişiyor, devletler değişiyor, insanlar değişiyor; fakat insanın bazı sorular varlığını koruyordu. Belki de bu yüzden, Orhun Yazıtları ile Kongurey arasında kurduğum bağ yalnızca tarihî bir benzerlik değil, Türk hafızasının çağları aşan kalıntısıydı.

Yerel Haberler Beypazarı’nda Şehit Aileleri ve Gaziler Babalar Günü’nde buluştu

Yerel Haberler Seferihisar Belediyesi soruşturmasında 5 tutuklama

Yerel Haberler Özgür Özel ve ekibinin yeni adresi Anadolu Birliği Partisi mi?

Yerel Haberler Ankara Kent Konseyi Kültür Sanat Meclisi’nden yeni bir adım: Dijital Kültür Sanat Elçileri Çalışma Grubu kuruldu

Yerel Haberler Millilerin Dünya Kupası serüveni sona erdi

Yerel Haberler Dünya Kupası sahnesinde yarın 4 karşılaşma var

Yerel Haberler 2027 Hac başvurularında süre uzatıldı

Yerel Haberler Üniversite adayları için kritik hafta sonu: YKS heyecanı başladı

Yerel Haberler Kağızman’da eğitim yatırımları hız kesmeden devam ediyor

Yerel Haberler Başkan Sekmen noktayı koydu: Taşmağazaları yıkılmayacak

Yasal Uyarı : Kaynak gösterilerek dahi abone olmadan kısmen veya tamamen kullanılamaz... Birlik Haber Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır - 2021